Bir insan bir şeyi çok isterse, o istek gerçekleşirmiş. Her dağcının en büyük isteği de herhalde Nepal’a gitmek ve Nepal’ın o muhteşem dağlarını görmek ve burada tırmanmaktır. Himalaya dağları her ne kadar Nepal insanı için kutsal ise, bir dağcı için de o kutsal olsa gerek. En azından benim için her zaman öyleydi. Nepal’a gitmek için her zaman fırsat kollamışımdır. Hele bir de bu yaz Ladakh’a gidip Himalaya’ların kokusunu almışken...

Mt. Ama Dablam, 6.856 m
Böyle yüksek dağlara giderken, bir de 3 haftalığına gidilecekse, insan yanına alacağı arkadaşını çok iyi seçmeli, bu kişiyi çok iyi tanımalı, bu arkadaşına güvenebileceğinden emin olmalı. Bende de bunlardan iki tane birden olduğu için, üç kişi gidiyoruz. Geziye katılanlar Dr. Adnan, yeryüzünde en çok sevdiğim insanların başında gelir. Ve bir yıldan beri birlikte çalıştığımız (bayan) dağcı İsmet, bugüne kadar Türkiye’de gördüğüm en inatçı, ama en güçlü bayan dağcı.
‘Haydi, Nepal’a gidiyoruz’ dediğimde İsmet’in tepkisi sadece bir sevinç çığlığıydı. Adnan çok yoğun çalıştığı için, kendisine sormaktan daha çok ‘bak biz gidiyoruz, biliyorum sen çok yoğunsun, gelemeyeceğini de biliyorum ya, yine de bir sorayım dedim’, sorudan daha çok özür, ‘hani biz gidiyoruz da, ama sana da sormuş olalım’ şeklindeydi. Adnan’ın yanıtı ise kısaydı: ‘Bana yarına kadar müsaade et, yerime Doktor ayarlamam lazım, sizi o dağlara yalnız başınıza salamam!’ Adnan’ı çok iyi tanıyan biri olarak çok iyi biliyordum ki, Adnan ben bir gün sonra arayacak ve geleceğini haber verecekti.

Dr. Adnan, İsmet ve ben
Ve yolculuk başladı: Birikmiş millerle THY ile Yeni Delhi üzerinden uçacağımız için İsmet ve Adnan Hindistan’ı da görecekleri için de çok seviniyorlardı. ‘Nelerle karşılaşacağınızı bir bilseniz…..’, diye içimden kıs, kıs gülüyordum, çünkü bu yıl Ağustos sıcağında Yeni Delhi ve Hindistan’ın pisliğinde ve sefaletine 5 gün boyunca tanık olmuştum. Adnan ile son 8 yıl içinde 6 – 7 kez yurtdışına çıkmıştım, ancak İsmet ile daha ilk defa çıkıyorduk yurtdışına. Adnan’la yaptığımız gezilerde her zaman büyük keyif almıştık. Her zaman olduğu gibi, bu gezinin de tüm hazırlıklarını yine ben yapmıştım. İsmet ise Himalaya dağlarını teorik olarak bir güzel çalışmış, gideceğimiz yerleri, yürüyeceğimiz rotaların teknik verilerini öyle bir ezberlemişti ki, bence daha önce gitmiş birisinden daha fazla bilgiye sahipti. Bize göre isimler hepsi birbirine benziyor, ‘Tengboche, Perinche, Dingboche, Tangboche’ bizde bir şey bilmek istediğimizde İsmet’e soruyorduk: ‘İsmet, söyle bakalım, burası ne Bocheydi?’:-)

İsmet manzaraları:-)
Ülkem, ülkem, cennet ülkem!
Nihayet sabahın saat 4ünde Yeni Delhi’ye iniyoruz. Burada bir gece kalmamız gerekiyor. Bu ülkenin bir yanını çok sevdim: üç kuruş bahşiş veriyorsunuz, istediğiniz her şey gerçekleşiyor. Hele bir de Adnan'ın o güler yüzlü ikna kabiliyetiyle pazarlık yeteneği bir araya gelince, Hindistan bile güllük gülistanlığa dönüşüyor. Sabah saat 5’te otele yerleşiyoruz. Ve dediğim gibi, biraz bahşiş ayrı ücret ödemeden otele gerekenden 12 saat daha erken yerleşebilmemizi sağlıyor ve böylece bir gecelik ücrete bir buçuk gece uyumuş oluyoruz. Uyuyor, ardından Delhi sokaklarını keşfe çıkıyoruz. Her yerde çöp ve idrar kokusu, sefalet, bizleri çok rahatsız ediyor.
Adnan’ın dudaklarından süzülen ve Delhi’de birçok kez duyacağımız cümle onun Hindistan hakkında hissettiklerini ortaya koymaza yetiyor ve artan vatan sevgisini dile getiriyor:
‘Cennet gibi bir ülkede yaşıyoruz da kıymetini bilmiyoruz valla!’

Hindistan sokakla satıcıları
Kathmandu Namaste!
Bir gün sonra Kathmandu’ya uçuyoruz. Jetlite diye bir havayolu şirketinden bulmuştuk biletleri. Uçaklar fena değil ama servis yok denecek kadar az. Gidenlere önemli bir tavsiyem olacak: Bu ülkelerden uçak bileti alırsanız, mutlak iki veya üç gün önceden biletinizi teyit ettiriniz! Uçak firmaları bir gün öncesine kadar teyit ettirilmeyen biletleri acımasızca iptal edip, başkalarına satabiliyor.
Kathmandu’da Nepali arkadaşım Bharat ile buluşuyoruz. Sağ olsun, daha önce Ladakh’ta tanıştığım, bu cana yakın dost, bizim izin işlemlerini halletmiş, Lukla’ya uçak biletlerimizi almış, Kathmandu otel rezervasyonumuzu yaptırmış, bize hiçbir iş bırakmamıştı. Ve üstelik bütün paraları peşin olarak cebinden ödemiş. Biz bunları kendimiz yaptırmaya kalksaydık, bir seyahat acentesi bulup, bütün işlemleri para karşılığında yaptırmak zorunda kalacaktık. Üstelik bir, iki gün kaybedecek veya bunları önceden yaptırmak için de hiç tanımadığımız insanlara önceden para transfer etmek zorunda kalacaktık. Böylece Kathmandu’da hazıra konmakla kalmayıp birde Bharat’ın evine akşam yemeğine davet edildik, bu sayede de Nepal insanının nasıl yaşadığını görüp ve güzel bir Nepal ev yemeği yeme fırsatını bulduk.

Bharat'ın evinde akşam yemeği
Bindik bir teyyareye, gidiyoruz bilinmeyene…
Hayatımda kaç kez uçtuğumu hatırlamıyorum, herhalde 100ü geçmiştir, ancak Kathmandu – Lukla uçuşunda hayatımda ilk kez uçmaktan korktum. Hele bir de burada 1 ay önce iniş sırasında bir uçağın düştüğünü bile, bile uçuyorsa insan, ister istemez bir korku sarıyor onun içini. Bir de bilinen bir gerçek var: Lukla havalimanı resmi olarak dünyanın en tehlikeli havalimanı!
15 kişilik dolmuş tarzı uçaklar arılar gibi çalışıyor Kathmandu – Lukla arasında. Çift pervaneli uçağın motorlarının gürültüsünü göz ardı edersek aslında kalkış ve uçuş gayet güzel. Çok tatlı bir de hostes var uçaklarda, şeker ve pamuk dağıtıyor kalkıştan önce. Pamuğu niye mi dağıtıyor? Kulakları tıkamak için tabii, çünkü uçuş sırasında korkunç bir gürültü geliyor. Ama Lukla havalimanını görünce insan kendini korkmaktan geri alamıyor. Pistin uzunluğu belki 500 m, evet 5 km değil, sadece yarım kilometre. Ve üstelik pistte yokuş yukarı ciddi bir eğim var!
Yüreğimiz ağzımızda iniyoruz limana. Vardığımızda ise büyük bir insan kalabalığı meydanda uçaklarını bekliyorlar. Ve uçaklar büyük bir gürültüyle inip kalkıyorlar.

Lukla uçuşu öncesi, hayatta korktuğum anlardan bir tanesi:-)
Sherpalar diyarı Himalaya dağları
Lukla, yolu olmayan, küçük bir Himalaya Köyü, rakımı ise 2.850 metre. Burada insanların geçim kaynağı trekking grupları için hamallık yapmak ve biraz da tarım. Buraya araç yolu olmadığından, köyde herhangi bir araç ve araç gürültüsü yok ve insanların yaşam tarzının da etkisiyle tam anlamıyla bir ortaçağ yaşam havası hâkim. İnsanlar güler yüzlü, kavga ve gürültü yok. Evinin önünde saçlarını yıkayan mı istersin veya saçlarını yıkadıktan sonra birbirinin saçlarından bitleri ayıklayanlar mı? Bunların hepsini patikada yürürken görmek mümkün Himalaya köylerinde.

Lukla'da Nepali çocuklar
İnsan ister istemez kendine şu soruyu soruyor: ‘bu insanlara göre çok daha yüksek bir yaşam standardımız var, belli bir lükse sahibiz, ama şu insanlar kadar 'insan' olarak ve güler yüzle yaşayabiliyor muyuz acaba?’ Bu insanların hayatta belki hiçbir zaman sahip olamayacakları şeylere sahibiz, ama ‘medeni dünyanın insanı’ olarak kendi yaşam çevremi gözden geçirdiğimde görüyorum ki, medeniyetin bize getirdikleri sayesinde birçok değerli şeyi biz çoktan yitirmişiz. Bir yılda 365 günün çok rahat 300 gününü şehirlerden uzak, dağlarda ve burada yaşayan insanlarla geçiriyorum ve o 65 gün dağlardan inip ‘medeniyete’ geldiğimde, şehirdeki hayata adapte olmakta zorlanıyorum. Ve şehirde geçen günlerim her geçen yıl biraz daha azalıyor.

Pakhding'te saçlarını tarayan çocuklar
Lukla’dan, Namche diye büyükçe bir köye varmamız akşam karanlığını buluyor. Burası belki de bir günde rahatça alınabilecek bir yol, ancak diğer turistler gibi hamal tutmuyoruz ve 2 haftalık tüm yükümüzü sırtımızda taşıyoruz ve 3 sırt çantamızın toplam ağırlığı 67 kilo geliyor. Yorgun bir şekilde, Bharat’ın ‘yüksek sezondayız, ne olur ne olmaz’ diye bize önceden yer ayırttığı Lodge’e (Himalaya’larda basit pansiyonlara verilen ad) varıyoruz. Namche, haklı olarak bir de ‘Namche Bazar’ adını taşıyor.

Nepali kadınlar
Bu ‘dağ başı’ diyebileceğimiz, 3.400 m rakımlı köyde Çin’den gelme taklit dağcılık malzemeleri satılıyor. Ve turizm sektörü tam olarak oturmuş burada. Herkes bir şeylerden para kazanıyor. Bazı insanlar hamal olarak çalışıyor (bunların arasında kadınlar da var), bazıları da kafeterya işletiyor, kimi de Lodge işletiyor. Ama en önemli para kaynağı kuşkusuz ucuz dağcılık malzemesi satan mağazalar. İnsanlar işsiz kalma korkusundan buralara yol yapılmasını istemiyorlar. Namche’de bir gün dinleniyoruz ve Adnan’ın alışverişe olan düşkünlüğünü ve buna bağlı olarak pazarlık yeteneğiyle yakından tanışma fırsatı buluyoruz. Ancak alışveriş bulaşıcı bir hastalık olsa gerek ki, yavaş, yavaş İsmet de alışverişe başlıyor. Ben mi? Valla ne diyeyim, doğruyu söylemek gerekirse, önceleri çok direndim, ancak itiraf etmeliyim ki, daha sonra bende bir şeyler aldım…

Namche Bazar - Adnan'ın alışveriş merkezi
Hedefimiz Everest ana kampı, manzarasından dolayı Kalapathar Dağı (5.545 m), bunlarla irtifa ya uyum sağladıktan sonra da 6.189 metrelik Island Peak dağına tırmanmak. Her ikisi için de günlerce yürümek gerekiyor. Biz yükseldikçe etrafımızdaki dağlar da yükseliyor ve dağların görüntüleri değişiyor. Dünyada ağaç sınırının en yüksek olduğu yer olarak Himalaya’lar bilinir. İnanılmaz, ama gerçek, ağaç sınırı 4.000 metreye kadar yükseliyor Himalaya’larda. Örnek vermek gerekirse: Türkiye’de yüksek(!) ağaç sınırı 2.400 metrelerdedir ve bu dünya ortalamasında da pek alçak sayılmaz!

Ben ve arkamda 'Anne ve Kolyesi', Everest ve Lhotse zirveleri
Kutsal dağlar…ve Island Peak (6.189 m)
Aradan birkaç gün geçiyor ve nihayet Everest Dağı’nı, dünyanın en yüksek noktasını (8.845 m) görüyoruz. Bize göre Everest’in önünde kaldığından, Lhotse Dağı, 8.516 metre yüksekliğiyle daha da gösterişli ve heybetli bir dev gibi duruyor. Everest Dağı’nın ise sadece sivrisi görünüyor. Her bir dağın üstü bin yıllara tanıklık eden, küresel ısınmaya inatla direnen, buzullarla kaplı. Buzulların kırılıp, nasıl geri çekildiği ise burada da çıplak gözle görülüyor. Ancak bir başka dağ var ki, bize gezimizin başından bu yana yol arkadaşı oluyor ve görüntüsüyle gezimizi süslüyor, Dünyanın belki de en güzel dağı: Ama Dablam (anne ve kolyesi)! Her ne kadar 7.000 metreden daha az bir yüksekliğe sahip olsa da, bize yakın olduğundan ve yerden dikey olarak yükseldiğinden olacak ki, müthiş bir saygı uyandırıyor. Ve iki hafta boyunca neredeyse her gün Ama Dablam’ın o dehşet güzelliği eşliğinde yürüyoruz ve her fırsatta resmini çekmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

Soldaki sivri Mt. Everest, dünyanın en yüksek noktası, 8.848 m, sağdaki ise Mt. Lhotse, Everest'in omuzu, 8.516 m

Mt. Ama Dablam, 'Anne ve Kolyesi'
Perinche mi, Dingboche mi? Aslında Perinche, çünkü Everest ana kampına giden patika bu köyün içinden geçiyor. Hani herkes aynı şeyi ister de söyleyemez, birden öyle bir şey oluyor ve İsmet içinden geçeni dışa vurmayı zaten çok sevdiğinden, ‘hadi önce Island Peak’e tırmanalım, ardından Everest ana kampına gideriz!’
Hiç kimse itiraz etmiyor ve hiçbir tartışmaya gerek kalmadan önümüzde ayrılan iki vadinin sağdakine sapıyoruz. Ben de içimden geçeni dile getiriyorum: ‘Valla, benim de aklımdan geçmişti de, söyleyememiştim!’J

Mt. İsland Peak, 6.189 m, gezimizin başlıca sebeplerinden bir tanesi
Dingboche’de sıcak karşılanmak için Bharat’ın ismini vermemiz yetiyor. Pansiyonu orta yaşlarda bir çift işletiyor. Tırmanış öncesi ve sonrası toplam 3 gece kalıyoruz burada. Adnan bir bakmışsın müşteri, bir bakmışsın aile dostu ve bir de bakmışsın aile doktoru haline geliyor. Her yerde pazarlık yapmayı seven ve bize maddi tasarruf sağlayan Adnan burada hiç pazarlık etmiyor. Aslında hepimiz bu aileyi çok seviyoruz, sadece İsmet’in rahatsız olduğu bir şey var: kadın masaları sürekli aynı kirli bezle siliyor.

Taşıyıcı Sherpaların dansı
Burada konakladıktan sonra Chukung köyüne, aynı gün de Island Peak ana kampına gidiyoruz. Kampı 5.100 metreye kuruyoruz. Buraya sadece 5 günde geldiğimiz için Adnan irtifa sorunu yaşıyor. Ben gece sabırsızlıktan ve heyecandan uyku uyuyamıyorum. Ama heyecanım daha çok zirveye giden rotayı bilmemekten kaynaklanıyor. Üstelik tırmanışa bir de gece karanlıkla başlamayı planlıyoruz. Diğer dağcı gruplar tırmanış için bir gece burada kalıyor daha sonra da üst kampa çıkıp, zirveye bu 5.400 metre yüksekteki kamptan harekete geçiyorlar.
Gece saat 3 gibi yola çıkıyoruz. Diğer gruplar üst kamptan gece saat bir gibi yola çıkmışlar bile. Bizden çok uzakta ve yüksekte kafa lambalarının ışığını görüyoruz. Hareket ediyoruz ve yarım saat sonra Adnan Türk bayrağını kampta unuttuğunu fark ediyor. Üşenmeden kampa dönüyorum, bayrağı alıp koşar adımlarla bizimkilere yetişiyorum. Eeee… ne de olsa ta Türkiye’den gelmişiz ve zirveye bayraksız çıkmamızın yanlış olacağını düşünüyoruz. Çok rahat bir şekilde çıkıyor ve hava aydınlandığında artık 5.800 metrelerde buzula geçiyoruz. Yolda kalmış bir İspanyol dağcıyı da yanımıza alarak ip birliğine giriyoruz, çünkü gördüğüm kadarıyla 40 santimlik donmuş bir kar tabakası var ve altında gizli buzul çatlaklarının olup bize ciddi tehlike oluşturabileceğinden şüpheleniyorum. Neyse ki her şey yolunda gidiyor, hava güzel. Son buz duvarı, 60 dereceye yakın bir eğim, insanın karşısında düz duvar gibi duruyor ve orada bulunan sabit ip hatlarına girmemiz ve kazma yardımıyla tırmanmamız gerekiyor. ‘Haydi, İsmet, haydi Adnan, kazmayı daha iyi vur, yorgunluk yok, bitti, az kaldı! Ha gayret, geldik şimdi!’

Dağın teknik bölümleri, İsmet sabit hatta tırmanırken
Evet, saat 09.45’te nihayet zirveye ulaşıyoruz. Hava çok açık olmasa da, zirvede birkaç resim çekip ve ardından inişe geçiyoruz.

İsland Peak zirvesinden görüntüler
Turist Dağı, insan rezilliği, Kalapathar dağı
Everest ana kampı trekking programı belki de dünyada en çok satan trekking programı. Rotada sürekli yüzlerce turist geziyor ve bu insanlar trekkingin doruk noktası olarak Kalapathar dağına tırmanıyorlar. Kalapathar Dağı’na ‘dağ’ demek belki yanlış, çünkü başka bir dağın yamacına dayalı küçük bir zirve. Tırmanış çok belirgin bir rotadan son derece basit bir yürüyüşten ibaret, Gorakshep’ten zirveye ulaşmak yaklaşık olarak 2 saat sürüyor.

Solda arkada Everest ve büyüleyici güzelliği ile Mt. Nuptse
Island Peak sonrası programımıza sadık kalmak için, Everest ana kampına gitmek üzere yola çıkıyoruz. Eşyaların büyük bir bölümünü Dingboche’de ki aileye emanet ediyoruz. Gorakshep trekking rotası üzerindeki en son köy. Adnan buradaki insanları da öyle güzel kafaya alıyor ki, pansiyonda çalışanlar bizimle ilgilenmekten neredeyse diğer müşterilerini ihmal edecek. Buradakilerle pazarlık etmesine de gerek kalmıyor, üstüne üstlük burada çalışan bir delikanlı bizi öyle seviyor ki, bir şişe su ve üç tane Mars çikolata hediye ediyor. Bir şişe su deyip geçmemek lazım, şişenin fiyatı burada 2 EUR (1 litre). Su turistler için ciddi bir maliyet oluşturuyor, neyse ki biz kendi dağlarımızda herhangi bir kaynaktan su içmeye alışık olduğumuzdan, burada da suyumuzu herhangi bir kaynaktan içerek iyi bir tasarruf sağlıyoruz.

Lhotse'de gün batarken
Gorakshep’te kaldığımız gece İsmet soğuk algınlığından ciddi bir şekilde hastalanıyor ve kelimenin tam anlamıyla yorgan döşek yatıyor. Yanımızda bir doktor olması hem iyi, hem kötü! İsmet her ne kadar istese de, Adnan O’na yatak istirahatı veriyor ve İsmet’in ısrarına rağmen bizimle Kalapathar Dağı’na gelmesine izin vermiyor. Biz de erkek erkeğe, Kalapathar Dağı’na tırmanıyoruz. Ancak vardığımızda, orada gördüğümüz insan rezilliğinden rahatsız olup, koşar adımlarla tekrar Gorakshep’e iniyoruz.

Gorakshep, 5.000 metre yüksekteki köy
Namche’ye hücum!
Adnan Himalaya dağlarına öyle bir alışıyor ki, kaldığımız her köyde arkadaşlar ediniyor, bunlarla kâğıt oynuyor, daha sonra buluşmak üzere sözleşiyor. Nereye gitsek, Adnan insanların hem sevgilisi oluyor, hem de dağda insanlar kolaylıkla rahatsızlandığı için, Adnan bunlara fahri doktorluk hizmeti veriyor, köylüleri de bir güzel sağlık taramasından geçiriyor ve yanımıza gereksiz yere bol miktarda aldığımız ilaçları dağıtıyor. Ancak aklının bir köşesinde hep aynı şey yatıyor: bir an önce Namche’ye varıp, alışveriş yapmak. Namche’de bir gece kalıyoruz, Adnan bir sürü yeni malzeme alıyor, bunlarla kalmıyor, bize de hediyeler alıyor. Ve bununla da yetinmeyip ‘Lukla’ da bir şeyler görmüştüm…’ diyerek bizi bir sonraki alışverişe hazırlıyordu. Ve her yeni aldığı malzemede pazarlık konusunda biraz daha uzmanlaşıyor.

Himalaya'lı kız çocuğu
Lukla’dan Namche’ye çok uzun ve dik bir yokuş olmasına rağmen, bir günde yürümüştük, ancak dönüşte bu rotayı ikiye bölmek zorunda kalıyoruz. Neden mi? Alınan malzemeler öyle çoktu ki, turistler bizi neredeyse oradaki hamallardan sanıp iş teklif etmeye kalkışacak….

Taşıyıcıların inanılmaz gücü (bu yükleri günlerce taşıyorlar, hem de günde 5 dollar karşılığında)

Sagarmatha Vadisi'ne bir kuş bakışı
Lukla’da hava sisli, sabah uçaklar Kathmandu’dan kalkmıyorlar, bekliyoruz. 1 saat…, 2 saat…., 3 saat geçiyor. Nihayet hava açıyor ve uçakların Kathmandu’dan kalktığı haberi geliyor. 45 dakika sonra küçük uçaklar yine arılar gibi vızır, vızır o kısacık piste inmeye başlıyorlar. Adnan’a gün doğuyor, çünkü öğleden sonra Kathmandu mağazalarını alt üst edecek!
Lukla havalimanına varışı ve buradan kalkışı anlatmak için kelimeler yetersiz, bunu gerçekten yaşamak lazım. Uçak yokuş aşağı pistin başında duruyor, motorlarını son hızla çalıştırıyor ve uçak son hızla yokuş aşağıya harekete geçiyor. Pistin uzunluğunu daha önce belirttim, 500 metre, sonu ise yüzlerce metrelik uçurum! Ve uçak harekete geçiyor. Herkes gergin bir bekleyiş içinde, kimsede ses yok. Sona kadar geliyor…. uçurumdan aşağıya düşecek….., ve birden havalanıyor!!! İnsanların ne kadar rahatladığı yüzlerinden belli oluyor.
Uçakların gelişlerini video görüntülerinden izlemek aşağıdaki linki ziyaret edin:
http://video.google.com/videoplay?docid=-3192723086355896993
Yeti – Kar canavarı
Hakkında birçok söylenti bulunan, hatta ünlü dağcı Rheinhold Messner’in dağda bir tırmanış esnasında sözde gördüğünü söylediği kar canavarı hakkında köylülerin düşüncelerini almak istedim ve çok ilginçtir ki, köylüler Yetinin varlığına inanıyorlar ve aşağıdaki öyküyü anlatıyorlar. Ve aynı öyküyü Kathmandu’dan aldığım bir masal kitabında okuyorum. İşin asıl ilginç yanı, aynı öykünün Doğu Karadeniz köylerinde de anlatılıyor olması:
‘Bir gün adamın biri tarlada çalışırken saat geç olur ve eve dönemeyeceğini anlayınca tarlada bir ateş yakar ve ateşin başında uyumaya karar verir. Gece olduğunda tüyleri uzun, dev bir yaratık gelir. Köylü bunun bir Yeti olduğunu bilir ve canını kurtarabilmek için aklında bir hile tasarlar. Yeti ona kim olduğunu sorduğunda ‘Adım ‘’benim’’ der’, daha sonra çantasından tereyağı çıkarır ve bacaklarına sürmeye başlar. Bacaklarını da ateşe yaklaştırır ve tereyağı eriyip bacaklarından aşağıya akmaya başlar. Yetiler insanı taklit etmeyi pek sevdiklerinden ‘bana da ver!’ diye emreder.
Adam heybesinde bulunan çam reçinesi çıkarır ve Yetiye uzatır, Yeti bunu alıp tüylü bacaklarına sürer ve ateşe yaklaşır. Yaklaşmasıyla birlikte bacakları yanmaya başlar ve Yeti bağırarak kaçmaya başlar. Diğer Yetilere ulaştığında, bunlar hemen suya atlamasını söylerler ve Yeti suya atlar. Diğer Yetiler bunu O’na kimin yaptığını sorarlar. O da, ‘Benim! Bana benim yaptığını kimse yapmamıştır!’ diye yanıt verir. Ateşin çam reçinesinden çıktığını anlatır ve Yetiler o gün bu gündür, çam ağaçlarının yetiştiği yerlere gelmez ve buradan yukarıda yaşarlar.’
‘Bir başka öyküye göre de Yetilerin saldırılarından bıkmış insanlar Yetilerden kurtulmak için Yetilere bir oyun oynarlar. Yetilerin kendilerini izlediklerini bilen insanlar büyük bir ateş yakar ve bunun başında içki içer ve ardından silahlarla birbirilerini öldürüyormuş gibi oynamaya başlarlar. Sonunda hepsi ölmüş gibi yere yatarlar. İnsanlar Yetilerin kendilerini taklit etmeyi sevdiklerini bilirler ve daha sonra bir ateş yakarlar, etrafına da bol miktarda içki ve silah bırakırlar. Ve insanların orada olmadığını fark eden Yetiler, ateşin başına inerler ve insanların bıraktığı içkileri içer ve sarhoş olurlar. Ardından yerlerdeki silahları alıp hiçbir Yeti sağ kalmayana dek birbirilerini öldürürler. Bunları uzaktan izleyen bir tek hamile dişi Yeti hayatta kalır. İnsanların kötülüğünden öyle ürker ki, o gün bugündür Yetiler insanlardan uzak dururlar.’
Kathmandu
Bana göre bu geziye çıkarken yaptığım tek hata, Kathmandu hakkında hiçbir bilgi edinmeden yola çıkmam oldu. Aslında bir ülkeye gideceğim zaman önce o ülke hakkında mümkün olduğunca bilgi edinirim, ancak Nepal’a giderken hiçbir ön araştırma yapmadım, arkadaşlarım da Nepal konusunda en az benim benim kadar cahildiler. Ama sora sora Bağdat bulunur derler ya hani, biz de son 2 günde en azından Kathmandu’nun içindeki en önemli yerleri tespit edip, görme fırsatı bulduk:
İlk gittiğimiz yer Pashupatinath oldu, Hindu’ların Nepal’da en büyük ve en anlamlı kutsal alanı. Alanın her bölgesi turist ziyaretine açık değil. Örneğin tapınağın iç kısmı ve Arya Ghat bölümlerine sadece Hindu’lar girebiliyorlar. Kutsal alana girildiğinde hemen yoğun bir duman göze çarpıyor. Bunun yanında yanık et kokusu. Et kokusu insanı belki de bu kadar rahatsız etmeyecek, ancak burada yananın insan eti olduğunu bildiğimizden, insan ister istemez tuhaf bir hisse kapılıyor. Bu manzara karşısında ben burasını kebapçı dükkânına benzetiyorum, allahtan İsmet’in burnu tıkalı, Adnan ise sürekli tiksintisini dile getiriyor. Burada hemen Bagmati ırmağının kıyısında ölüleri yakıyorlar ve çeşitli ayinler yapıyorlar. Ölü yakma törenlerinden görüntüler için aşağıdaki linki ziyaret edebilirsiniz:
http://video.google.com/videoplay?docid=-1635449478435361383

Ölü yakma töreni
Efsaneye göre burada Shiva doğanın güzelliğinden çok etkilenir, yanındaki Vishnu ve Brahma’dan saklanmak için ceylan kılığına girer ve Parvati ile gönül eğlendirir. Sonunda Vishnu ve Brahma O’nu ceylan kılığında bulurlar. Shiva onlarla gitmeye karşı çıkar. Brahma ve Vishnu O’nu zorlarlar ve tek boynuzundan çekip, götürmeye çalışırlar. Bu esnada boynuzu kırılır ve Bagmati ırmağının karşı yakasına kaçmayı başarır. Burada kalacağını söyler ve Parvati de O’na katılır. Shiva bu kutsal yere gelen ve gelecek olan insanlara onların tekrar doğduklarında hiçbir zaman hayvan olarak dünyaya getirilmeyecekleri sözünü verir.

Pashipatinath'ın meditasyon yapan Saddhu'ları
Ardından Bodnath’a geçiyoruz. Nepal’da ki Budist inancının en önemli merkezi, 1959 yılında Dalai Lama ve birçok Budist’in Tibet’ten kaçışından sonra burası kaçak Budist’ler için yeni bir din merkezi haline gelmiş ve birçok yeni tapınak yapılmış. Buna bağlı olarak Budizm’in üçüncü büyük şahsiyeti sayılan Cini Lama burada ikamet eder.

Bir Budist Rahip
Efsaneye göre buradaki Stupa bir kralın metresi tarafından yapılır. Kral O’na, bir ineğin derisini kullanarak çevreleyebileceği kadar arazi verir. Kadın deriyi çok ince şeritlere keserek, günümüzde Stubayı çevreleyen alana sahip olur.
Son olarak Swayambbunath’a gidiyoruz, burası yaklaşık 2000 yıllık bir geçmişe sahip olarak bölgenin en eski tapınağıdır. Buraya insan olmadığı zaman gidilse, herhalde burası maymunlar tarafından istila edildiği sanılır. Girişte bir sürü kucağında çocuk taşıyan genç dilenci anneler ve iç kesimde birçok sahipsiz, uyuz köpeğin yanında sürüler halinde maymunlar. Maymunlar insanlardan çekinmedikleri gibi insanın elindeki yiyeceklere saldıracak kadar da cesurlar.

Maymunlar tapınağı Swayambbunath
Efsaneye göre dağlarda oluşan göllerin sularını ovaya akıtmak için Bodhisattva Manjushri kılıcıyla Chobar Köyü yakınlarındaki bir dağa bir vadi kertiyormuş. Ve nihayet dağı kertip, suyu ovaya akıttığında, bu tepenin üzerinde bir Nilüfer çiçeği biter ve tapınağı buraya inşa etmeye karar verir.
Adnan burada gezerken bir ayine katılır ve kamera ile biraz görüntü alır. Adnan çekimleri yaparken biz de kalabalıkta Adnan’ı arıyoruz. Ayinden görüntüler izlemek için aşağıdaki linki ziyaret edebilirsiniz:
http://video.google.com/videoplay?docid=-7971885088510976090

Swayambbunath'ta Stubalar
Dönüş zamanı, Yeni Delhi havalimanındayız. Delhi’nin pisliğinden uzak kalmak için havalimanına 12 saat önceden gidiyoruz. Check – in işlemlerini ben yaptırıyorum. En az 10ar kilo kabine almamıza rağmen 3 kişi toplam 30 kilo civarında fazlalığımız var. Check – in bankosunda görevli genç Hintli yüzüme tuhaf, tuhaf bakıyor, bir şeyler söylemek istiyor, masum bir şekilde gülümsüyorum, hani ‘ne olur, affet bizi!’ dercesine olur ya. Güleryüz galip geliyor ve adam bizi İdare ediyor, ayrı bir ücret ödemeden geçiyoruz. İyi ki para istemiyor, çünkü istese de, tüm bu alışverişlerden sonra, verecek pek de paramız da kalmıyor zaten.
Hindistan’a ait tipik bir resimle Delhi’ye veda ediyoruz.

Hindistan'da bu görüntüleri görmek için sokağa çıkıp birkaç adım yürümek yeterli
Nepal’a gitmek:
Dağ tutkunları için elbette ki dünyanın en güzel ülkelerinin başında gelir! Nepal’a gitmek için Gulf Air, Quatar Airwarys’ten (fiyatlar 600 ile 900 Euro arasında değişiyor) yararlanmak en iyisi, ancak bunlar Doha veya Bahreyn’de ara iniş yapıyorlar. THY ile Yeni Delhi’ye gitmek haftanın birçok gününde mümkün, oradan günlük çeşitli firmalar uçuyorlar (Jetairways, Jetlite, Air İndia ve Royal Nepal Airlines). Bunların birçoğu online bilet satıyorlar. Ancak Lukla’ya uçmak için bir acente bulmak şart, çünkü bu biletler online satılmıyor ve gidildiğinde hemen bir gün sonrasına bilet bulmak zor.
Nepal Türk vatandaşlarına vize uyguluyor, vize ülkeye girişte alınabiliyor. Vize ücreti kalınacak sureye göre 40 USD ile 50 USD arasında değişiyor. Ayrıca Himalaya’lara çıkmak isteniyorsa, önceden bir acente ile bağlantıya geçmek şart çünkü bir sürü izin prosedürü var ve bunları buradan yapmak imkansız. Bu konuda www.transararat.com/tr adresinden bilgi ve yardım alabilirsiniz. Nepal’da yaşam her ne kadar ucuz olursa olsun, alışveriş imkânları çok cazip olduğundan, para harcanıyor! Hele Adnan gibi alışverişi sevenler yanına bolca para alsınlar. Birçok yerde kredi kartı geçiyor.
Konaklama: iyi bir otelde geceleme fiyatı oda + kahvaltı kişi başı yaklaşık 20 Euro, iyi bir akşam yemeği ise yaklaşık olarak (içecekler dahil) 10 Euro. Şehir içi ulaşım için basit ve ucuz yol taksiler. 10 km yol = 300 – 400 Rs. (3 – 4 EUR).
Ama dikkat! Ne yaparsanız yapın, pazarlık edin. Taksi için sizden 400 Rs.'lik yola 1000 Rs. isteyeceklerdir. Bir de Kathmandu havalimanına ilk indiğinizde hamallara 20 Rs.'den fazla para vermeyin veya yükünüzü kendiniz taşıyın. Onlara kalsa, elinizdeki binliğe 'hayır' demezler:-)
Ülkede güvenlik konusunda rahat olabilirsiniz, çünkü suç oranı burada neredeyse yok denecek kadar az.
Nepal ile ilgili 54, ve ayrıca diğer bölgeler ilgili 216 fotoğraf için sayfanın başındaki
'Fotoğraf Albümleri' linkini tıklayın.
Daha da fazla fotoğraf için http://www.transararat.com/tr/galeri.htm linkini
ziyaret edebilirsiniz.
Veya aşağıdaki linkten Binrota resimlerime ulaşabilirsiniz (Burada toplam 200'den fazla resim bulacaksınız!):
http://www.binrota.com/MemberPage.aspx?TabType=6&MemberID=1413
Bu linki ziyaret edebilmeniz için binrota.com'a önce üye olmanız gerekiyor (üyelik ücretsizdir!).
Sevgilerle,
Yüksel Yılmaz