Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı efsanesinde Ahmet sevgilisine kavuşmak için 3 günde Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkıp, düzlükten görülecek şekilde bir ateş yakması gerekir. Ahmet bu görevi yerine getirir, ancak sevdiğine buna rağmen kavuşamaz. Sonunda bu öykü hazin bir sonla biter.

Ağrı Dağı'nın batıdan görünüşü
O günlerde Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkılabileceğine kimse inanmıyordu. Ahmet’ın hikâyesi ne derece doğrudur bilinmez, ancak 19. yüzyılda bir Alman nihayet resmi olarak zirveye çıkar. Bunu daha sonra birçok başarılı çıkış izler. Ve 80’li yıllarda Ağrı Dağı’na her yıl binlerce insan çıkmaya başlar. Günümüzde de yılda 3 ile 5 bin kişi zirveye çıkmak üzere yola çıkar. Zirveye çıkmadaki başarı oranı ise benim gördüğüm kadarıyla %70 civarındadır. Zirve tırmanışı uyum tırmanışı ile birlikte Güneyden, Doğubayazıt’tan çıkıldığında, toplam 4 gün sürer ve hava muhalefeti olmadığı sürece beşinci gün Doğubayazıt’a dönülür.
Ağrı Dağı’na ilk kez 2003 yılının Mayıs ayında çıkmayı denemiştim, ancak üç gün boyunca çok yoğun kar yağışı nedeniyle 4.200 metreden, zirve yapmadan, geri dönmek zorunda kalmıştım. Aynı yılın Ağustos ayında da ilk kez zirveye ulaşmıştım. Müthiş bir duyguydu bu. Daha sonra bunu başka tırmanışlar izledi. Bir yıl sonra da ilk kayaklı tırmanışımı gerçekleştirdim. Bu da ayrı bir zevkti. Bundan sonra da birçok yaz ve kış tırmanışı yaptım. Yanımda çalışan iki dağ rehberi, Mustafa ve Yıldırım artık asansöre dönmüştüler ve her hafta gibi gruplarla zirve yapıyorlardı. Mustafa ve Yıldırım’ın yanlış hatırlamıyorsam geçtiğimiz yıl her birinin zirve sayısı artık 75 olmuştu. Bu inanılmaz bir rakam, ama gerçek. Benim zirve sayım da bu yıl 26 oldu. Belli bir sayıdan sonra artık tabii ki sıkıcı bir hal oluyor, hani in, çık, in çık….. Kayakla çıkıştan, işin sonunda aşağıya kaymak olduğu için, insan zevk alıyor, ancak yaz tırmanışları, insana belli bir deneyimden sonra, hiç zevk vermiyor. Ve işin kötüsü, insan dağı artık ciddiye almıyor, bu da yanında tehlikeler getiriyor, insan daha fazla risk almaya hazır oluyor. Unutmamak gerekir ki, 5000 metrede havada ani bir değişiklik en kötü olaylara zemin hazırlayabiliyor ve dağ tam anlamıyla bir cehenneme dönüşüyor. Ağrı dağı’nda ölen insan sayısı hiç de küçümsenecek bir rakam değil. Ben kendim bu dağda üç kez kurtarmaya katıldım. Sonuncusunda iki kişi dağda donarak ölmüştü. Bir gerçek de şu ki, bundan birkaç yıl önce bu dağda Türkiye’nin o zamanın en iyi dağcısı, benim de çok sevdiğim İskender Iğdır, bir kaza sonucu hayatını kaybetmişti.
Doğubayazıt’ta birkaç boş gün geçiriyordum, havadan, sudan konuşuyorduk. Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı efsanesine geldi konu her nasıl olduysa. İşimiz gırgır ya, efsanedeki Hasan ile dalga geçiyorduk.
‘Abi ya, Hasan hiç de sıkı dağcı değilmiş, adam 3 günde Ağrı’ya çıkmış. Allah bilir ya, dönüşte bir de hava bozsaydı, geri dönemeseydi, Yaşar Kemal’e yazacak efsane kalmayacaktı’, derken birden fikirler döndü, dolaştı, ‘biz ne kadar bir zamanda çıkarız’ konusuna geldi. İki gün, üç gün? Akşamın ilerleyen saatlerinde ise ‘ne kadar zamanda’ çıkmaktan daha çok, ‘dağa ne taraftan çıkalım’ meselesine geldi ve gırgır olsun diye de bir gün sonra dağa çıkmaya karar verdik. Ve aynı akşam rotamızı da karara bağlamıştık: Dağa Batıdan (dağa bizim bildiğimiz kadarıyla henüz hiç kimse çıkmamıştı, ve bu rotadan çıkmakta aslında yasaktı) zirveye çıkıp, Kuzeyden de aşağıya inecektik. Ağrı Dağı’nın Kuzey yamacı Güney rotasından bir hayli zor olarak bilinir. Bir de ne kadar zamana ihtiyacımızı merak ediyorduk, çünkü Batıdan Ağrı’nın uzun Batı buzul omzunu geçmemiz gerekecekti. Bölgeyi hiç bilmiyorduk, birçok gizli buzul çatlağı olması muhtemeldi.
Ekip belliydi, ben ve Mustafa aslında yalnız çıkacaktık, ama son anda bize, ekibimizde aşçı olarak çalışan, ama son zamanlarda iyi bir dağcı haline gelen, Kamil’di. Kamil güçlü bir gençti ve askerden yakın bir zamanda dönmüştü.
Sabah erkenden Iğdır istikametine doğru yola koyulduk. Doğubayazıt’ı belki 15 km geçmiştik ki, bir köy gördük ve buradan toprak yola ayrıldık. Uzaktan bakıldığında yol köyden dağa doğru tırmandığı belli oluyordu. Minibüs bizi zorluklarla dağın eteklerine kadar götürdü. Henüz 2.400 metre rakıma ulaşmıştık ki, yol bitti ve buradan tırmanışı başlattık. Yol, patika, hiçbir şey yoktu. Bazen koyunların açtığı bir patika çıkıyordu karşımıza, bazen de dev lav kayaların üzerinden geçmek zorunda kalıyorduk. Yolda çobanlarla karşılaşıyorduk. Onlar bizden çekinip, kuşkuyla bakıyordu, çünkü daha önce burada dağcı görmemişlerdi, biz de onlardan biraz çekiniyorduk, çoban mı, terörist mi, bilemiyorduk. Tekrar yanlarından ayrıldıktan sonra ise dedikodular üretiyorduk, 'acaba' diyerek…

Yolda rastgelen çobanlar
Yaklaşık 4 saat sonra buzulun başlangıcına ulaştık ve burada kamp kurmaya karar verdik. Bu müthiş bir hızdı, çünkü kamp malzemesi sırtımızda 4 saatte 1.700 metre irtifa almıştık. Henüz erkendi, hızlı gitsek rekor düzeyde zirveye bile ulaşabilirdik, ancak Kamil yorgundu ve Mustafa irtifa sorunundan dolayı tedirgindi. Çok hızlı çıkmıştık ve dağ hastalığına yakalanma riskimiz vardı. Bu aslında düşük bir ihtimaldi, çünkü üçümüz de birkaç gün önce yine Ağrı Dağı’na grup çıkarmıştık ve irtifa uyumumuz tamdı. ‘Peşimizden kovalayan mı var sanki’ dedik ve çadırımızı kurduktan sonra yemeğimizi pişirip yedik, ardından doyasıya uyuduk.

Ben ve Kamil kamp çadırını kurarken

Ağrı Dağı'nda gün batıyor
Uyandığımızda hava kararmıştı. Tekrar yemek pişirdik, çay içtik, şakalaştık derken, tekrar uykuya daldık. Sabah saat 4 gibi yola koyulmayı kararlaştırmıştık, ancak uyanıp, hani biraz ‘yatak keyfi yapalım’ derler ya, biraz 'uyku tulumu keyfi yaptık' ve yola çıkmamız de saat 6’yı bulmuştu. Beni bir tırmanışta her zaman en çok rahatsız eden, sabah erken kalkmaktır. O sıcak uyku tulumundan gecenin yarısında, uykuya doymadan, çıkıp o buz gibi havada giyinip yola çıkmak öyle zor oluyor ki...
Kamil çayımızı hazırlamıştı. Kahvaltı etmek kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu. ‘Hele biraz yükselelim bakalım’, diyerek kampı toplayıp, yola çıktık. Buralarda artık hayvan izi de kalmamıştı. Tamamen göz kararıyla çıkıyorduk, neyse ki hava açıktı. Yolda giderken Mustafa ile geleceğe yönelik planlar yapıyorduk: ‘buradan kayakla ne iniş yapılır ama!’

Bir kola şişesi ikiye bölündüğünde 2 bardak meydana geliyor

Sabah tırnmanış başlıyor, arkamızda düzlükte Ağrı Dağı'nın gölgesi
Buzul burada çok dikti ve bu yüzden buzulun sol yanından, kayalıklardan çıkmıştık, ancak nihayet 300 metre daha irtifa aldıktan sonra, buzula zorunlu olarak giriyorduk ve bundan sonrası zirveye kadar, esrarengiz bir buzuldan ibaretti. Buzulun başlangıcında kramponlarımızı giydik ve ilk başlangıç çok dik olduğundan, ancak buz kazması yardımıyla buzula girebildik. Artık önümüzde uçsuz, bucaksız görünen bir buz örtüsü vardı. Kalınlığı belki de 100 metreydi. Bu yüzden çatlaklara çok dikkat etmemiz gerekiyordu. Bir çatlağa düşmek demek, 100 metre derine düşüp, burada kendine buzdolabında ebedi bir istirahat yeri edinmekti. Ancak şansımız vardı, buzun üstünde hiç kar olmadığından, buzul tüm çıplaklığıyla önümüzdeydi ve olası bir çatlağı hemen görebilirdik. Ve ilk gün olduğu gibi yine hızlı adımlarla ilerliyorduk. Sırtımızda gereksiz yere çok malzeme vardı, çünkü biz dağı 2 veya 3 günde aşmayı planlıyorduk.

Buzula geçiş

Mustafa önde, zirveye birkaç adım kala
Ağrı dağı’nın üstünde büyük bir plato vardır, biraz daha düz olsa, büyük bir buz pateni sahasına benzeyecek. 900 metre irtifayı üç saatte çıkmıştık. Mustafa soluk soluğa ‘Abi, gelmişken bir de zirve yapsaydık’ diyordu. Kimsenin itirazı yoktu, sırt çantalarını platoya bıraktık, müthiş güzel bir hava vardı. Platodan yukarıya daha 130 metre çıkmamız gerekiyordu, bu da 20 dakika demekti. Rüzgâr olmadığından, sıcaklık belki de sıfırın birkaç derece üstündeydi. Oysa gece ısı eksi on beş dereceye inmişti. Zirveye çıktık ve daha önce birçok kez zirve yapmamıza rağmen, birbirimize sarılıp, başarımızı kutluyorduk. Fazla oyalanmadan yola koyulduk. Elimizde hiçbir veri yoktu, buradan sonrası yine bilmediğimiz bir rotaydı, üstelik zor olarak bilinen bir rotaydı.

Ağrı Dağı'nın zirvesi, 5.137 metre
Buzul bu yandan da uzundu ve 4.000 metreye kadar sarkıyordu. Henüz hiçbir şey de yememiştik. Ayrıca suyumuz da kalmamıştı. ‘Hele bir buzulun sonuna varalım, orada buzulun ucundan eriyen sulardan kaynatır, bir kahve içeriz’ diyorduk. Daha önce bu rotada birçok kez buzul çatlağı olduğunu duymuştum, ancak tek bir çatlak bile göremedik. Bu da bende, bu hikâyeleri anlatanların dağa bu rotadan çıkıp çıkmadıkları konusunda, şüpheler uyandırıyorduJ.

Ağrı Dağı'nın Kuzey buzulu

Buzulun sonundaki büyük kırık
Bir saat sonra buzulun sonuna ulaştık ve bir şeyler yemek üzere mola verdik. Ardından uzun bir iniş bekliyordu bizi. Ancak uzun, uzun aramamıza rağmen, buradan inecek bir rota bulamıyorduk, belki de 45 dakika aradık. Sağımızda belki de 30 metre yüksekliğinde bir buzul kırığı vardı. Adeta bir uçurum gibiydi ve zaman, zaman buradan sanki yanımızda büyük bir tencerede su kaynıyormuş gibi, bulut yükseliyordu. Solumuzda ise inilmesi imkânsız, sarp kayalar vardı. Nihayet bir yerde inilebilecek bir kaya bulduk, dik bir vadinin içine iniyordu. İçi ince, gevşek bir çar şaktı. Ayakta durmak neredeyse imkânsızdı. Başka çaremiz yoktu, gittiği yere kadar gidecektik, daha sonra hedefimiz görünür olduğunda, vadiyi bir şekilde terk edip, sola doğru yürüyecektik. Karşımızda Ermenistan’ı görebiliyorduk. Düşe, kalka vadiden aşağıya doğru gidiyorduk. Kamil çok yorulmuştu ve ‘bitsin artık bu işkence’ diye sayıklıyordu. Ayakta durmakta zorlanıyor ve daha çok oturarak aşağıya kayıyordu. Bir süre sonra Korhan Köyü’nü gördük ve bununla birlikte de rotadan ne kadar saptığımızı anladık. Çok fazla Doğu’da kalmıştık ve şimdi bir sürü vadiyi aşıp, tekrar Batıya kaymamız gerekiyordu. Korhan Köyü’ne yaklaştığımızda çoban köpekleri sürü halinde havlayarak üstümüze gelmeye başladılar ama çobanlardan birisi bunu zamanında fark edip yanımıza geldi ve Komando karakoluna kadar yanımızdan ayrılmadı.

Korhan Köyü'ne varırken
Zirveden inişe geçtiğimizde minibüs şoförünü arayıp, bizi öğleden sonra almaya gelmesini söylemiştik. Bize inanmakta bir hayli zorlanmıştı. Ancak Korhan’ geldiğimizde minibüsün karakolun önünde olduğunu gördük ve buna çok sevindik. Karakol komutanı bir Komando Yüzbaşıydı. O da pek inanmak istememişti bizim bir gün önce yola çıktığımıza. Bizi karakolda misafir etti ve beraber çay içip sohbet ettikten sonra yola koyulduk.
Dönüşte Mustafa yürüdüğümüz süreyi hesaplamakla meşguldü. Toplam net 14 saatlik bir yürüyüşle Ağrı Dağı’nı aşmıştık. Bu gerçekten çok büyük bir başarıydı. Dünya çapında bilinen, benim de saygı duyduğum birçok hızlı dağcılar var, ben bunları 'makine' diye adlandırıyorum, ancak öyle tahmin ediyorum ki, Ağrı Dağı'nı daha önce hiç kimse bu kadar hızlı aşmamıştı. Büyük keyif almıştık bu tırmanıştan. Ağrı Dağı’na alışılmışın dışında bir tırmanış yapmıştık bu kez. Dönüşte Mustafa durmadan şu sözleri sayıklıyordu: ‘Abi ya, hani biz zirvede ateş yakmayı akıl edemedik, ama şu Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı efsanesinde adı geçen Ahmet bizim bu yaptığımızı görseydi, herhalde kahrından ölürdü. Hele gelecek İlkbahar bir de kayakla yapsak bunun aynısını, ne dersin?’ Mustafa’nın yüzüne bakıyor ve gülümsüyorum: ‘Belki Mustafa, neden olmasın, hele bir İlkbahar olsun da…’
Sevgilerle,
Yüksel Yılmaz