Almanya, Belçika,Fransa, Hollanda Dörtlemesi
Aslında binrota’ya ilk üye olduğumda bu yazının bir özetini girmiştim ama şimdi detaylandırmak istiyorum. İlkyazımda da anlattığım gibi ben Rotaract kulübü üyesiyim. Daha doğrusu üyesiydim, yaş haddinden dolayı artık değilim ama sağolsunlar hala çağırıyorlar benimle ilgili bir konu olduğunda, toplantılara...
EUCO isimli bir organizasyon var, her sene bir ülkede tüm dünyadan Rotaractlar buluşuyor, hem tanışıp kaynaşıyor, hem tatil yapmış oluyor, hem de yapılan etkinlikler, işler, projeler konuşuluyor, paylaşılıyor, ortak projeler oluşturuluyor. 2003 yılında buluşulacak ülke Hollanda, şehir Amsterdam’dı. Kaçarı yok, gitmeliydim. Birlikte gitmeyi düşündüğüm arkadaşlarımdan Hande’nin bazı akrabaları Belçika’da yaşıyorlarmış. Bana nişanlısıyla birlikte bir öneride bulundular. Biz bu yolculuğa birkaç gün öncesinden başlayalım, Almanya’ya gidelim, orada araba kiralayalım, Tolga diye bir arkadaşımız var, onunla buluşalım ve onunla Köln’ü gezelim. Daha sonra, Belçika Genk’e geçerek Hande’nin akrabalarında kalırken Brugge, Brüksel, Genk, biraz da Belçika’yı tanıyalım ve nihayetinde Amsterdam’a gidelim.
Bundan daha cazip bir teklif olamazdı herhalde. Pasaportlarımızı ayarladık, uçak biletlerimizi aldık ve herşey hazırdı. Almanya’da bizi Tolga karşıladı. Hemen gidip bir araba kiraladık. Daha sonra gotik ve ihtişamlı Köln Katedrali’ni ve çevresini gezdik, şehri ikiye bölen Rhein Nehri’ni gördük. Bir hostel’de kaldık, Kölsch ve daha birçok bira çeşidi denedik ve çok eğlendik. Daha sonra Tolga’yı da alarak Hande’nin akrabalarının evlerine gittik. Genk çok ilginç bir yer, her yer çok düzenli, yemyeşil bahçelerle çevrelenmiş şahane villa tipi evler var. Genke yeşil şehir isminin takılmış olduğunu öğrendiğimde şaşırmadım, gerçekten etrafa baktığınızda, yeşil ve düzen kelimelerini düşünüyorsunuz. Genk’te tam 85 milliyetten insan yaşıyormuş, 4000 kadarı da Türk’müş. İş olanakları bakımından da Belçika’nın üçüncü ekonomik şehri… Bir akşam yakındaki pub’lardan birine gidelim dedik ve ilginç biralar içtik burada.
Belçika’dan Tolga’yı uğurladıktan sonra, Amsterdam’a gitmeden önce bir günümüzün boş kaldığını farkettik ve schengen vizesi şımarıklığıyla Paris’e gitmeye karar verdik. Fakat daha önce planlanmış bir şey olmadığından kalacak yerimiz yok ve Paris’e gidip te düzgün bir hostel’de o gece için yer bulmak imkansıza yakın. Açıkçası denemedik bile, Champs Elyssees ve Eyfel Kulesi’ni gezdikten, Eyfel’e yakın bir parkta sandviçlerimizi yedikten sonra akşam bir pub’da birşeyler içtik ve geceyi arabanın içinde geçirdik.


Birkaç saatlik rahatsız bir uykudan sonra yola çıktık ve İstanbul’dan yeni aramıza katılacak olan arkadaşlarımızın Brüksel’de olduklarını öğrendik, yanlarına gittik. Brüksel’de Grand Place, Atomium ve Europapark’ı gezdikten sonra gelmişken Brugge’yi de görelim dedik ve bu masal şehire adımımızı attık. Ben o ana kadar en çok Brugge’den etkilendim. Eski şehir merkezini, kanalları ve o masallardan çıkmış gibi olan evleri görünce gerçekten kendimi hayal aleminde zannettim.



Artık Amsterdam’a gitme zamanıydı, arabalara bindik ve Amsterdam’a vardık, bize kalacağımız söylenen hosteli zar zor, geç saatte bulduk. Her birimiz başka odalara konmuştu (kaynaşma hesabı J) ve geç saatte vardığımız için herkes odalarına yerleşmiş, uyuyordu. Ben, bana söylenen odaya gittiğimde iki ranza, bir normal yatakla karşılaştım, bir ranzanın üst katı dışında hepsi doluydu ve ışıklar sönüktü. Nasıl tırmandım da uyudum, hatırlamıyorum ama çok korkmuştum. Burası neresi, bunlar kim, ben ne yapıyorum hissi vardı J Ama sonra oda arkadaşlarıma alıştım, hatta giderken onlara yanımda getirdiğim türk işi şekerlerden ve nazar boncuğu hediye ettim J

Amsterdam’da açıkçası biz pek Rotaract aktivitelerine katılmadık. Amsterdam’ın gezmediğimiz yeri kalmadı, Leidseplein, Çiçek Pazarı, Rijks Müzesi, Van Gogh Müzesi, kanallar, Red Light District, uzatmayayım, klasik Amsterdam turlarında ne varsa her yeri gezdik, geç saatlere kadar. Hatta son iki gün gruptan tamamen ayrılıp Amsterdam’ın 40 km kuzeybatısında kalan Alkmaar’a gittik ve bir peynir pazarına attık kendimizi. Mükemmeldi, her yer kalıp kalıp peynir doluydu ve peynirler gerçekten ucuzdu. Sonra Amsterdam’ın 67 km kuzeyinde kalan Den Helder’e giderek oraları gezdik denize karşı tepelere oturup sandviçler yedik. Büyük keyifti. Bu arada söylemeden geçmeyeyim, Mayıs ayının ilk günleriydi ve hava ılıktı. Son olarak da The Enclosing Dike isimli kanalı görmeye gittik, burası iç denizi kuzey denizinden ayıran yolda oluyor. 1900’lü yılların başında yapılmış. Oldukça serin ve esintiliydi ama görülmeye değer bir yerdi doğrusu.


Sonra paşa paşa hostelimize döndük ve Rotaract arkadaşlarımızla Amsterdam’da biraz daha vakit geçirdik. On günlük gezimiz böylelikle noktalandı. Benim için unutulmayacak deneyimler anlamına gelen bu geziden sonra bir kez daha, 2007’de Belçika (Antwerpen), Fransa (Paris) ve Hollanda (Amsterdam) gezisi yaptım ama sanırım 2003’teki bu gezi çok daha fazla aklımda kaldı. Bu Avrupa ülke ve şehirlerine, bu tarih kokan masal kokan eski kokan sokaklara, caddelere defalarca daha gidebilirim, bir tek Paris beni biraz hayal kırıklığına uğrattı, belki iki gittiğimde de havanın şansıma çok kapalı olması ve kısa geziler olması dolayısıyla hiç o meşhur Paris tadını alamadım. Belçika, Almanya ve Hollanda’ya ise bayıldım, ben buralarda yaşayabilirim dedim. Evet, yaşayabilirim.