Kayakla Doğu Anadolu gezilir mi demeyin, gezilir. Kayak denildiğinde birçok insanın aklına Uludağ, Kartalkaya, Palandöken gibi kayak merkezleri gelir. Oysaki biz kayak yapmak için hiç kayak merkezlerine gitmeyiz. Hele, hele Doğu Anadolu Dağları, her biri tam bir kayak dağı!
Şubat’ın son haftası, Van’a uçuyoruz. Yanımdaki kayakçı dağcı arkadaşlarım Mustafa Tekin ve Yıldırım Beyazıt Öztürk. Mustafa Tekin ne hikmetse, nerede dağcılıkla ilgili bir olay varsa, tesadüfen oradadır ve kendisini Türkiye birçok arama – kurtarma faaliyetlerinden, ana haber bültenlerinden, canlı yayınlardan tanır. Her ikisi de bana göre çok iyi birer dağcı ve kayakçı, dayanıklılık bakımından belki de Türkiye’nin en güçlü dağcılarıdır. Ancak Yıldırım’ın Türkiye’nin en iyi kayaklı dağcısı olduğu kesindir. Bana göre bu ikili Türkiye Dağcılık Federasyonu’nun bugüne kadar yetiştirdiği en iyi dağ mihmandarlarıdır. Özellikle Yıldırım’ la en az 20 kez Ağrı Dağı’nın zirvesine çıktım, ne kadar güçlü olduğunu ve kar seçmeksizin ne kadar iyi kayak yaptığını çok iyi bilirim.

Yıldırım Beyazıt Öztürk
Bir gece Van’da otelde kaldıktan sonra sabah Gevaş’a doğru yola çıkıyoruz. Hedefimiz Gevaş’ın Güneyinde bulunan, dev bir piramit gibi göğe yükselen Artos dağı, 3.537 metre. Van il sınırları içinde birçok dağ gibi tırmanışı yasaklı (son derece anlamsız!) olan bir dağ, Artos Dağı. Yasağa bir anlam veremediğimizden, bu yasağı hiçe sayıp, çıkmaya karar veriyoruz.

Yüksel Yılmaz
Havamız açık ve kar tabakalarının da çok öncelerden oturmuş olduğu kesin ve bu da çığ riski asgari demek. Kayakların altına fok derilerini (bir yüzü yapışkan, yüzeyi fok derisini andıran, kayak genişliğinde şeritler) yapıştırıp, kayakların bağlamalarını tırmanış konumuna alıp, yola koyuluyoruz. Tırmanış dar bir vadiden, dik ve kısa zigzaglarla sürüyor. 1.700 metre irifayı tam 4 saatte alıyoruz. Zirvede hemen fok derilerini çıkarıp, kayaklarımızı ve ayakkabılarımızı iniş için hazır konuma getiriyoruz. İçimizde heyecan ve sevinç büyük, çünkü önümüzde 1.700 metre, yol olarak yaklaşık 6 – 7 km iniş var. İnmeden önce etrafı seyrediyoruz. Yukarıdan bakıldığında manzara müthiş! Ne tarafa bakarsanız bakın, karlı dağlar cenneti, Van Gölü, gölün karşısında Süphan dağı adeta kanatlanmış, göklerde uçuyor ve bizi bir sonraki güne davet ediyor.

Artos Dağı'ndan Van Gölü manzarası
Rotanın böyle uzun olması demek, inişte her türlü kar şeklini de göreceğiz demek. Bunun sebebi ise dağın çeşitli bölümlerinin farklı ısılarda ve çeşitli ölçüde rüzgâr görmesi ve yağış almış olmasıdır. Genellikle üst bölümlerde toz kar olur, daha sonra ‘ayak kıran’ dediğimiz, üstü buz kabuk yapmış, batan kardır. Daha sonra kayak için kalitesi en yüksek olan ‘firn’ dir. Bu oturmuş sert, altı donuk, üste birkaç santim erimiş kardır, işte bu da kaymak gibi ‘firn’ dir. Bu kar kayaksız dağcılar için tam anlamıyla bir tehlikedir. Hele ayağında buz kramponı yoksa dağcının, düştüğünde ok gibi aşağıya kaymaya başlar. Buna benzer bir zemin bundan birkaç yıl önce Ağrı Dağı’nda İskender Iğdır’ın hayatına mal olmuştu. Kayaklı dağcı için bu bulunmaz bir nimettir, tabii ki kayaklara çok iyi hâkim olup, düşmemek kaydıyla. En alt bölümlerde ise ıslak, kristalleşmiş, ağır kar vardır (çok yorucudur!).
Her üç kar şeklini de görerek, yaklaşık 2 saatte Gevaş’a iniyoruz.

Artos Dağı çıkış ve iniş rotası
Biz Van Gölü kıyısında bira keyfi yapma hayalleri kuraduralım, birileri bizi çıkarken görmüş olacak ki, indiğimizde aşağıda bizi polis panzeri karşılıyor. Polis panzerinin üzerine binip karakola davet ediliyoruz. Çaylar içiliyor, sohbetler ediliyor, ardından yasal işlemler yapılıyor ve kişi başı 70 TL ceza kesiliyor. Mustafa her zamanki esprileriyle Komisere soruyor: ‘‘Komiserim, biz böyle 70 TL ceza ile kurtulacaksak bundan sonra hep kaçak çıkalım bu dağa, ne dersiniz?’’
Komiser gülerek cevap veriyor: ‘’Bir daha gelirseniz, vallahi billahi içeri tıkarım sizi!’’

Süphan Dağı Gölün diğer tarafında sanki havada duruyor gibiydi
Ardından Van’a dönüyoruz. Öğleden sonra Van Kalesi’nden güneşin batışını izliyoruz. Eşsiz bir gün batımı!

Van kalesinden güneşin batışı
Sabah hava henüz aydınlanmadan yola çıkıyoruz. Yolculuk uzun, tam 2 saatten fazla bir zaman yollardayız. Neyse ki ben Van çıkışında gözlerimi kapıyor ve nihayet araçla gideceğimiz son nokta olan Kışkılı Köyü’nde uyanıyorum. Tırmanışa buradan başlıyoruz. Yine önümüzde 1.800 metre yükseliş var.
Yabancılar tur kayağı ile bizim dağlarımızı bizden önce keşfetmişler. İkisi kadın, 5 Avusturyalı dağcıyla karşılaşıyoruz. Grubun rehberi yok. Nedenini sorduğumda ise aldığım cevap: ‘’Biz Türkiye’nin bürokrasisini aşamadık. Karşımıza bir sürü izin bürokrasisi çıkardılar. Ayrıca sizin bürokratların yapacağımız konusunda hiçbir bilgileri yok, akıllarına yatmayan olayları ‘yasak’ deyip işin içinden çıkıyorlar!’’ Bir gün önceki olay aklıma geliyor.

Süphan Dağı'na tırmanırken bulutlar toplanmaya başlıyorlar
Beraber çıkmaya karar veriyoruz. Süphan Dağı’na çıkan rota uzun, ancak Artos kadar dik değil. Bu dağ, Mustafa’nın ilk kez çığ altında kaldığı yer. Süphan’ın en zor bölümü ise zirveye yakın olan son 200 metrelik bölümü. Tam buraya yaklaştığımızda hava bozuyor. Göz gözü görmüyor, tipi başlıyor. Avusturyalılar belli ki geriye dönecek, dönememekten korkuyorlar ve bizim rotayı biliyor olmamıza güveniyorlar. Önümüzde çok dik bir duvar var, kar donuk ve sert, çaresiz kayak kramponlarını takıyoruz ve son metreleri krampon yardımı ile çıkıyoruz. Bu yamaçta çıkarken düşmek bile tehlikeli. Sonunda zirveye ulaştığımızda bir bulutun içindeyiz, göz gözü görmüyor. Zirvede olduğumuzu sadece GPS’ in irtifa göstergesinden görebiliyoruz, 4.050 metre. Sakallarımdan buzlar sarkıyor, Noel Baba’ya benzetiliyorum.
Dereceye bakıyorum, eksi 22°. Hissedilen ısının, yani soğukluğun, ne kadar olduğunu bilmek bile istemiyorum!

Avusturyalı dağcılarla bağlantıyı koparmamaya çalışıyoruz

Görüş mesafesi tipi esnasında neredeyse sıfıra iniyor
İniş hiçte kolay olmuyor, çünkü hiçbir şey görmüyoruz. Sadece GPS verilerine göre hareket edebiliyoruz. Ancak 3.700 metreye indiğimizde bulutun dışına çıkıyoruz ve nihayet kayak keyfi başlıyor. Kar zorlu ve yorucu, ama bu bizim alışık olduğumuz bir şey. Daha aşağılara indiğimizde ise karşımıza firn çıkıyor ve büyük bir keyifle aşağıya, Kışkılı Köyü’ne kadar kayarak iniyoruz. Hüsamettin, şoförümüz, benim birayı ne kadar çok sevdiğimi bildiği için, bir gün önceden arabaya biraz bira koymuş. Yorgunluğun üzerine buz gibi bira öyle güzel gidiyor ki…

En keyifli anlarımdan biri
Başet Dağı, yine Van’ın (tam olarak Gürpınar’ın Güneyinde bulunuyor) yasaklı dağlarından bir tanesi. Tedirgin bir şekilde yola çıkıyoruz. Burada Polis ile karşılaşmayacağımız kesin, ama gel de köy korucularına laf anlat, anlatabilirsen. Başet Dağı’nın yüksekliği de 3.500 metre civarında. Hüsamettin yolu biliyor. Bilinmeyene doğru gidiyoruz, bu dağa daha önce aramızda hiç çıkan yok. Yıldırım’ın yorumu son derece tok: ‘’Ne olmuş, abi, her şeyin bir ilki vardır.’’ Yine müthiş bir havada tırmanıyoruz. Hava öyle güzel ki, t-shirt ile çıkıyoruz dağa. Ancak zirveye yaklaştığımızda üstümüze bir şeyler giymek zorunda kalıyoruz. Dağın zirve yamacı dik, hatta bazı yerlerin eğimi çok dik, 50 dereceye yakın. Zirveden inebileceğimiz rotalar araştırıyoruz.

Mustafa Tekin iniş yapabileceğimiz bir bölge arıyor
Yamaçlar çok ‘yüklü’ (kar çok fazla), her yerde korniş (kar balkonu) oluşmuş durumda. Yanlış bir kulvara girmemiz bunları koparabilir, bunu hepimiz biliyoruz. Yaptığımız tırmanışlarda içimizden hiçbir zaman lider tayin etmeyiz. Ancak birbirimizi tanıdığımızdan ve birbirimizin tecrübesine güvendiğimizden, herhangi birimizin gördüğü risk doğrultusunda, diğerleri o kişinin görüşüne mutlak saygı gösterir. Ve konu aramızda tartışılmaz, doğrudan kabul edilir. Uzun bir araştırmadan sonra, riskli de olsa bir yerden inmemiz gerektiği kanısına varıyoruz. ‘‘No risk, no fun!’’ felsefesi ile Mustafa uzun bir araştırma sonrası kulvarın birinden aşağı salıyor kendisini: ‘’Valla, birinin öncü girmesi gerekiyor. Niye bu ben olmayayım?’’ Biz de aranın biraz açılmasını bekleyip, sırayla iniyoruz aşağıya. Yamacı koparmadan, donmuş kar üzerinde kayarak aşağıya iniyoruz.

Başet Dağı'nın dik yamacı arkamızda
Araca ulaştığımızda ilginç bir görüntüyle karşılaşıyoruz: Şoförümüz Hüsamettin bizi köyden görülmeyecek bir noktada toprak yolda bekliyordu. Yanına indiğimizde kendisini bir kamyon şoförüyle tartışırken buluyoruz. Kürtçe tartıştıklarından, konuyu anlayamıyoruz. Daha sonra Hüsamettin bizi aydınlatıyor: meğer bu yolu mazot kaçakçıları kullanıyormuş. Kamyon şoförü bizim aracı görünce, aracın emniyet güçlerine ait olduğunu sanıyor ve ne olur, ne olmaz diye, fazla mazotunu yere boşaltıyor. Ve tabii ki bizim emniyet mensubu olmadığımızı öğrenince, haliyle sinirleniyor ve Hüsamettin ile tartışmaya giriyor. Sizin anlayacağınız, ‘hem suçlu, hem güçlü!’J
Daha sonraki günlerde 2 ayrı dağa daha çıkıyoruz ve zaman kaybetmeden o müthiş soğuğu ile ve buna bağlı olarak toz karı ile meşhur kendisi güzel, insanı güzel Dadaşlar kenti Erzurum’a yola çıkıyoruz. Ancak hal böyle olunca çığ riski de ‘ben de varım!’ diyor ve bize yolculuğumuzda eşlik ediyor.
‘’Yıldırım her zamanki soğukkanlılığıyla: ‘Abi, merak etme, burası bizim doğup, büyüdüğümüz dağlar, bu dağların karı da, çığı da bizden sorulur!’’
Yıldırım’ın gözlerine bakıyorum, göz bebeklerinde kendi memleketi dağlarına, Palandöken’lere duyduğu özledim görüyorum…
Devamı yakında gelecek…….
Biraz da dağcılık ve kayaklı dağcılık üzerine:
Ülkemizde az bilinse de, kayak, çok eskilerden beri dağa çıkmak için bir araçtır, hatta ulaşım amaçlı kullanılan bir araçtır. Finlandiyalı askerlerin kayaklarla baskınlar düzenledikleri bilinir. Olaya kış dağcılığı açısından bakıldığında buna tırmanış ‘hilesi’ diyebiliriz. Türkiye’de dağcıların bile çoğu bundan bihaberdir. Bazı dağcılar kulüplerde filan teorik olarak dağ kayağını öğrense de, nazari olarak pek de çok insanın bildiği söylenemez. Bunun bir göstergesi de, gerekli donanımın Türkiye ne kadar kısıtlı olduğudur. Kayaklı dağcılığın (bir adı da tur kayağıdır) en güzel yönü ise, çıkışta, derin karda bile, karın altındaki zemine bakılmaksızın, kara fazla batmadan, büyük ve emin adımların atılabilmesidir. Dağcılar derin karda dağa çıkmanın ne kadar zor, hatta büyük bir kâbus olduğunu çok iyi bilir. Ancak ayağınızda kayağınız varsa, bu eziyet bir eğlenceye dönüşür. Yani çıkışta kolaylık, dönüşte eğlence! Ayrıca tur kayağı ayakkabıları soğuğa karşı koruyun, esnek plastik botlardır ve plastik dağ botlarına eşdeğer sayılır. Belki tek eksisi kayak botlarının biraz daha ağır olmasıdır. Tek gereken, çok iyi kayak yapabiliyor olmak ve her tür karda kayaklara hâkim olabilmek. Bir düşünün, geçenlerde Muhsin Yazıcıoğlu’nun da hayatını kaybettiği olayda bütün arama ve kurtarma birimleri kelimenin tam anlamıyla ‘çuvalladı’. Açıkçası ben aksini beklemiyordum. Eğer bu birimlerin ayaklarında kayak olsaydı, çok daha iyi sonuçlar alınabilinirdi. Avrupa'da dağ rehberi veya arama ve kurtarma üyesi olmanın ön koşulu çok iyi kayak biliyor olmaktır. Avrupalı'lardan galiba biraz ders almamız gerekiyor.
Kayaklı dağcının sinsi düşmanı, onun aynı zamanda en yakın yol arkadaşı olan, çığdır. Bu düşmanla baş etmek için öncelikle gerekenler: çok iyi bir çığ bilgisi (bu bilgide en önemlisi, dağdaki hava durumunun son günlerdeki geçmişini bilmek, gerekirse izlemek) ve gerekli teçhizat. Yani düşmanını iyi tanıyıp, buna göre silahlanmaktır. Çığ deprem gibidir, önceden kestirmek çok zordur, çığ riski derecelendirmesi diye bir şey vardır ve bu risk yüksekse, çığın nereden geleceğini belki kestirebilirsiniz, ama ne zaman geleceğini önceden bilmek için kâhin olmak gerekir. Bir de bakmışınız, tepenize inivermiş. Kurtulma şansı ise, gerekli donanım yoksa eğer, yok denecek kadar azdır. Bu arada Mustafa’yı iki kez çığ altından çıkardığımızı belirtmekte de yarar var J
Bu yüzden bir tur kayakçısının olmazsa olmazı bir Bieps cihazıdır. Bu cihazın işleyebilmesi için, ekipte herkeste bir Bieps bulunması gerekir. Bu bir sinyal gönderme cihazıdır ve çığ düştüğünde bulunabilmenizi sağlar. Cihazlar yola çıkarken hepsi gönderici konuma alınır. Çığ düşmesi durumunda ise, ‘dışarıdakiler’ cihazlarını sinyal alıcı konumuna getirirler. Çok kısa bir süre sonra kar altındaki kişinin yeri tespit edilir. Daha sonra sonda ile derinlik tespiti yapılır (kürekle çalışmaya başlamadan önce bu gereklidir, çünkü ‘kaş yapayım derken göz çıkarmak’ da var işin ucunda. Bu tespitler yapıldıktan sonra kar altındaki kişi kar küreği ile karın altından çıkarılır. Türkiye'de TDF'ye bağlı aktif çalışan belki 20 dağ mihmandarı var ve bunların 3 tanesinde Bieps cihazı varsa şaşarım. Onlarca dağcılık kulübü var, bunları da silkelemeye kalksak, toplam 10 tane çıkar mı bilmem:-)
Bazılarınız şimdi ‘ya Zigana Dağı’nda bu kadar insan niye can verdi o zaman?’ diye soracak. Bunu düşünenlere ben de aynen katılıyorum, çünkü Türkiye’de dağcılığın seviyesi maalesef bu, ve üzülerek belirtmek istiyorum ki, Türkiye’de daha birçok insan bu yolda hayatını kaybedecek. Türkiye nedense dersine her alanda büyük bedeller ödeyen bir ülke.
Alınmış önlemlere rağmen risk tam anlamıyla ortadan kalkıyor mu? Risk elbette belli ölçüde her zaman vardır. Ama bundan öteye oluşan riskten herkes kendisi sorumludur. Dağa çıkıyorsan, bu riski göze alacaksın ve bundan dolayı üçüncü şahısların suçlanması da anlamsızdır. Belki de dağcılığı bu kadar ilginç yapan da zaten bu risk ve bu riski almanın ta kendisidir.
Tur kayağı ve dağcılık hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler ve bu konuda sorusu olanlar aşağıdaki adresten yararlanabilirler:
http://www.hikingturkey.com/index.htm
Sağlıcakla kalın,
Yüksel Yılmaz