
benim emektar kayaklarım
Umarım bu yazı bu sıcak günlerde biraz olsun
içinizi serinletir:-)
Erzincan’dan sonraki yolculuğumuz Doğubayazıt
ve Ağrı Dağına devam ediyor. Ağrı Dağı dağcılıkta Türkiye sınırları içinde
zorluk açısından gelinecek en son nokta olmasa bile, en azından en yüksek noktadır.
Ağrı Dağı’na Yıldırım Beyazıt Öztürk ile çıkmayı planlarken, son anda bizim
firmanın 3’ü kadın 5 İsviçreli müşterisinin rehberliğini yapma görevini alıyoruz
üstümüze. İsviçrelilerin nasıl dağcı olduklarını bilmiyoruz, ancak iyi kayakçı olduklarından
da eminiz, çünkü Avusturya ve İsviçre geleneklerine göre bir bu ülkelerde
birine kayak yapmasını bilip, bilmediğini sormak bile hakaret olarak kabul
edilir. İşin kısası, Avusturya’da ve İsviçre’de kayak yapmasını bilmemek ayıp sayılıyor:-)

Ağrı Dağının 5.137 metrelik heybeti
Doğubayazıt’ta son hazırlıklarımızı yapıyoruz,
yemek alışverişi, İsviçrelilerin izin işlemleri, vs.. Yıldırım dağ mihmandarı,
bende dil rehberi görevini üstleniyorum. Bir gece otelde kaldıktan sonra, sabah
erkenden eşyaları minibüse yüklüyoruz ve tozlu, toprak yollardan Eli Köyüne
gidiyoruz. Eşyaları burada atlara yükleyip yola koyuluyoruz. Kamp eşyaları ve
bizim şahsi eşyalarımız için 6 tane at devreye tutuyoruz. Biz ise sadece küçük
sırt çantalarıyla yürüyoruz.

Malzemeler atlara yükleniyor
Ben 7 yıldan bu yana Ağı Dağına tırmanırım ve son
7 yılda bu dağda bu kadar kar görmedim. Mart, Nisan ve Mayıs ayında kar sınırı
genellikle 2.900 metre
irtifada olur ve ana kampımızı sürekli buraya kurarız. Ancak bu yıl 2.650
metrede bile 70 santim kadar kar vardı ve atlar buradan yukarıya çıkamadı.
Kampı buraya kurmaya karar veriyoruz. Çadır yerleri açmak için 1 saat kadar
küreklerle çalışmak zorunda kalıyoruz. Ve nihayet kampı kuruyoruz.

Kamp yerinde bile 70 santim kar
Bundan sonra
da bir buçuk metre yüksekliğinde, yarım metre eninde kardan bir duvar inşa
ediyoruz. Üzerine elimizdeki tüm içecekleri diziyoruz. İsviçreliler gelirken ev
yapımı sert içkiler getirmişler, bunları da diziyoruz sıraya. Bir buz kazmasını
bunların yanına diktikten sonra da barımızın adını koyuyoruz: “Kazma Bar”:-)

"Kazma bar"

Dağcı kardan adam
İşin
eğlencesine kaçıyoruz ve bir de kardan adam yapıp, üzerini dağcılık malzemesi
ile süslüyoruz. Akşam yemeğine kadar bir şey içiyoruz. Akşam güneşin batmasıyla
birlikte hava soğumaya başlıyor. İsviçreliler içkiyi fazla kaçırmış olacaklar
ki, yemekten sonra erkenden yatıyorlar. Biz Yıldırım ve Ali abi ile yemek
çadırında sohbet edip, Yıldırım’ın cep telefonundan türküler dinliyoruz.
“Abi”, diyor Yıldırım, “bu türküler bizim için
derlenmiş. Baksana, dağlarımız neredeyse bütün türkülerde işlenmiş.”
Doğru bir tespitti bu, türkülerimizde
âşıkların kavuşmasına engeldir dağlar. İnsanların saygı duyduğu, yüce, aşılmaz
engellerdir dağlar. Biz Yıldırım’la
Ağrı dağında ilk zamanlar kendimizce müzik yapardık
kamplarda. Yıldırım o kadife sesiyle türkü söyler, ben ney üfler, o zamanlar
bizimle beraber çalışan Kamil de bağlama çalardı. Bazen de onun o güzel sesini
sade olarak dinler ve enstrümanlarımız bile onu dinlerdi. Neredeyse hiç
uyumadan tırmanışa gittiğimiz faaliyetlerimiz olmuştu türküler uğruna. Çadıra
giderken termometreye bakıyorum, eksi 12 derece. İşte şimdi soyunup, o buz gibi
uyku tulumuna girmek insana ölüm gibi geliyordu. Kar yağmaya başlıyor. Henüz
yatmamış olan Ali abiye sesleniyorum: “Ali abi, aman biralar, onları dışarıda
bıraktık, içeriye al da donmasınlar:-)
Sabah hava pek iç açıcı değil. Bayan dağcı arkadaşımız
İsmet Erzincan’dan Antalya’ya dönmüş, bize günde üç kez Ağrı Dağının 3.000,
4.000 ve 5.000 metrenin dört günlük hava raporunu veriyordu. Bu hizmeti nereden
mi alıyoruz? Birilerinin işine yarar diye yazıyorum: www.snow-forecast.com diye
bir web sitesi var, buradan saat, saat güncel hava raporunu alınabiliyor. Kaç metre
irtifada, kaç santim kar yağacağını bile bildiriyorlar:-)

4.000 metrede kar yağışı
Bize lazım olan 3 gündü ve havanın açık olduğu
sadece üçüncü gün, o da sadece yarım gün olarak açık veriliyordu. Havada küçük
bir değişme olacak olsa, zirve şansımız asgariye iniyordu.
Yıldırım’la ince hesap işine dalıyoruz.
“Yıldırım ne dersin, adamlar sağlamsa sıkı dağcıysalar, ben de onları ikna
etsem de yarın zirveyi buradan denesek?” Yıldırım hiç düşünmeden cevaplıyor: “Bana
göre hava hoş, abi, vur kaç yaparız, güzel olur!” İlk gün hedefimiz irtifa
uyumu için 4.000 metreye çıkmak ve ardından kayarak ana kampa inmek. Rutin
işler yapılıyor, biepslerin kontrolü, fok derileri kayakların altına
yapıştırılıyor ve Yıldırım ile önden sıra, sıra iz açarak yükseliyoruz. Yabancı
dağcılardan 50’sine merdiven dayamış Simone isimli bir kadın çok güçlü ve arada
sırada iz açmak için önümüze geçiyor.
İnerken kar harika, ancak görüş kötü
Kar yükseliş için çok zorlu, kayaklar her
adımda yaklaşık 40 santim kadar batıyor. Birçok yabancı grupla kayaklı tırmanış
yapmıştık geçmişte, ancak bu grup toplu olarak hem çok iyi bir uyum içinde, hem
de çok güçlü, yorulmak nedir bilmiyordu. Saatte 600 metre irtifa alıyorduk
ve neredeyse hiç mola vermeden 3 saate kalmadan hedefimize ulaştık. Görüş
mesafesi çok iyi olmadığından ve taze yağan kar da üstünü örttüğünden, birkaç
gün önce yukarıdan gelmiş bir çığın üzerinden yükseldiğimizi sonradan fark ettik.
İkimizin aklından aynı şey geçiyor: “İyi ki kampta kimse yokmuş!” Çığın boyutu
korkunç, henüz Ağrı Dağında görülmemiş uzunlukta bir çığ bu. “Olurda yarın gece
kampta kalmamız gerekirse, kampı nereye kuracağız?” diye soruyor Yıldırım.
“Orada kurmayacağımız kesin” diyorum ve gülüyorum. Biraz mola verdikten sonra
inişe geçiyoruz. Kar bir harika, o kadar güzel bir toz kar var ki, kayarken
kayaklar görünmüyor bile. İsviçreliler müthiş bir teknikle kayıyorlar. Bizde
çok iyi kayakçı olmamıza rağmen, bize ufak tefek hatalarımızı söyleyip, bunları
düzeltmemizi sağlıyorlardı (zaten ben hayatımda kayak dersi almadım ve kayağı
pistte değil, Ağrı dağında öğrendim. Ve öğrendiğim her şeyi de yabacı
dağcılardan öğrendimJ). Bir saatlik kayak keyfinden sonra
doğru “Kazma Bar” da buluşuyoruz:-)

Kampa inerken
Akşam yemekte ben “vur kaç” konusunu açıyorum.
İsviçreliler dünden razıymış meğer. Karar alınıyor, gece 4’te zirve için yola çıkıyoruz.
Ali abi bizden çok seviniyor, çünkü üst kampa çık, kamp kur, eksi 20’lerde
yemek yap, geçekten akıllı bir insanın yapacağı iş değil. Kendi aramızda
kullandığımız bir terim vardır zaten bizim: “Alpinizm mazoşizmdir!”
Çok yorucu bir gün olacağını biliyoruz, ama
karşılığında da şansımız yaver giderse, zirveyi Yıldırım’ın deyimiyle “vurup
kaçağız”, hem de ayni gün Doğubayazıt’ a kadar kaçmak kaydıyla:-)
Gece Ali abinin kahvaltısından sonra yola
çıkıyoruz. Hava bulutlu ama, bulutlar yükselmeye eğilimli. Snow-forecast.com’un
raporu tutacak gibi. Ali abiye talimat veriyorum. Ben yukarıdan aradığımda
atçıları çağıracak ve indiğimizde kampı toplayıp, hemen Doğubayazıt’a ineceğiz.
Gecenin karanlığında tırmanışa başlıyoruz.

Henüz hava aydınlanmadan yola çıkıyoruz
Hızımız çok iyi, ancak yükselmemiz
gereken irtifa için birçok tecrübeli dağcı bile tek kelimeyle ‘delilik’ der.
Tam tamına 2.500 metre
yükselmemiz gerekiyor. Hem de oksijenin gitgide azaldığı bir yükseklikte,
üstelik kar yumuşak olduğundan, çok yorucu şartlar altında. Zaman, zaman hava
kar atıyor, ama umutlu bir şekilde devam ediyoruz. Şansımıza hava çok sakin,
rüzgâr yok. Yukarıda rüzgâr ve tipi yoksa görüş olmadan da çıkabileceğimizi
biliyoruz. Bunun için de yine teknolojiye güveniyoruz. Hem Yıldırım’da, hem
bende GPS var. 4.700 metreye yükseldiğimizde ise hava iyiden iyiye açıyor.

Yükseldikçe hava açılıyor

Büyük zorluklara rağmen büyük keyif alıyoruz
Ancak korkunç bir yorgunluk başlıyor, adımlar ağırlaşıyor. Son 400 metreyi
yükselmek tam bir saat sürüyor. Zaman, zaman bize iz açarken yardımcı olan
Simone bile son 1.000 metrede iz açmaktan vazgeçiyor ve bana ikide bir
Yıldırımın ne kadar güçlü bir dağcı olduğundan söz ediyor.

4.700 metrelerdeyiz

4.800 metre
Ve 7 saatten az bir
zamanlık bir tırmanış sonunda zirveye ulaşıyoruz. Yabancılar çok bitkin
düşüyorlar. Ama bunun asıl sebebi, irtifa uyumu olmadan yükselmeleri, çünkü bana
göre bu 5 İsviçreli benim bugüne kadar Ağrı Dağında en güçlü gruptu. Ve zaten
daha önce biz de tek parçada bu kadar büyük bir irtifa farkını geride bırakmamıştık.

Yıldırım ve müşterilerimizden biri
Zirvede biraz dinlendikten sonra asıl macera
başlıyor. Çıkışta umursamadığımız bazı yerlerden geçmek bizi ciddi, ciddi
düşündürüyordu. Ağrı Dağının en dik yerleri 4.400 ile 4.700 metre arasındaki
bölümlerdir, özellikle kar bol olduğu zaman düz bir duvarı andırır bu bölümler.
Buraya geldiğimizde karın ne kadar derin olduğunu kestiremiyor ve bol, bol
kayakların altlarını çiziyorduk. Ve bazen çığ düştü, düşecek. Artık Yıldırım
ile sıra, sıra risk alıyorduk. Bazen Yıldırım o Anadolu duygusallığı ile sıra
bana geldiğinde “Abi senin iki tane çocuğun var, dur, önce ben gireyim bu
kulvara” diyerek riski kendi üstüne almaya çalışıyordu. Ben de gülümseyerek ona
“tamam” deyip, ondan önce davranarak, kulvara dalıyordum. Ancak İsviçreliler
bizi endişelendirecek kadar yorgun düşmüştüler. O müthiş kayak yapan insanların
gücü öylesine tükenmişti ki, artık “bitsin bu işkence” der durumdaydılar ve
kayak stilleri acemi kayakçılara dönüşmüştü. Dönüşlerine bile kar sapanı usulü
dönüyorlardı. Birçok yerde çığ riskinden dolayı klasik rotamızdan sapıp, farklı
yerlerden inmek zorunda kalıyorduk. Aşağılarda kar mükemmel olmasına rağmen,
İsviçreliler kayaktan zevk alamıyorlardı ve kampa ulaşmaktan başka bir şey
düşünemiyorlardı. Biz her şeye rağmen zevk alarak kayıyorduk.

Kampa kalan son metreler
Nihayet kampa
ulaştığımızda Simone’ye göz kırparak takılıyorum:”Hani İsviçreliler çok iyi
kayakçıydı?” Simone gülerek batonuyla üstüme yürüyor. Ali abi daha biz gelmeden
kampı toplamış, bir tek bizim “Kazma Bar” ayakta duruyor. Gidip “barımızda” başarımızı
kutluyoruz. İçkilerin ardından Doğubayazıt’a iniyoruz. Öyle korkunç bir
yorgunluk çöküyor ki üstümüze, akşam yemeğini bile iştahsız yiyerek, erkenden
yatıyoruz.

Bazen kayak üstünde, ama at fırsatını bulunca da kaçırmıyorumJ
Sabah grup ile birlikte Van’a geçiyoruz ve
dinleniyoruz. Akşam güzel bir yemeğin ardından Halay barda doyasıya
eğleniyoruz.
Sabah Yıldırım’la vedalaşırken birden aklıma
birşey geliyor: “Daha önce Türkiye’den kayakla 8.000’lik dağa çıkan var mı
hiç?”
“Bildiğim kadarıyla yok, abi, niye sordun?”
“O zaman hazırla kendini, hemen sponsor aramaya
başlayalım çünkü gideceğimiz dağa bizim maddi gücümüz yetmez, Eylül 2010’da Cho
Oyu dağına gidiyoruz (dünyanın altıncı yüksek dağı, 8.200 metre). Hem de
kayakla!”
“İnşallah” derken, Yıldırım’ın gözlerine bir ışıltı geliyor.
Böylece 3 haftada kayakla Anadolu gezisini
kazasız, belasız, büyük bir keyif alarak tamamlamıştık.
Bu yaz günlerinde içinizi biraz olsun
serinletmiş olabilmek dileğiyle …
Sevgilere,
Yüksel Yılmaz