Ahlat'tan...
Van-Bitlis Gezisi-2. gün (2 Mayıs, 2009)
Akdamar'ı ardımızda bıraktıktan sonra Bitlis'te kaç minare
olduğunu saymak üzere yolumuza devam ettik. Üç bine yaklaşan rakımlara çıktık,
karanlık dağ yollarından ve Tatvan'dan geçtik. Hava kararmış, karnımız acıkmış,
kiralık araçtaki oynak Kürtçe türkü CD'si artık canımıza tak etmişti ki...
sonunda Ahlat'taki Selçuklu Otel'e vardık.
Vardığımızı da duymayan kalmadı. Akşamın sekizinde
terkedilmiş hissi veren karanlık ve sakin kasaba, ayak basış anımızla sarsıldı.
Ne yaptıysam artık, park ettiğim arabanın alarmı çılgınca ötmeye başladı. Ama ne
ötmek, yıkıldı ortalık! Haliyle garsonundan resepsiyonistine, komisinden
müdürüne uzanan kalabalık bir ekipçe karşılanmış olduk. Vali gelse ancak bu
kadar hareketlenirdi ortam:)
Hemen çaylar ikram edildi. Odamıza çıkamadan otel müdürüyle
uzun sohbetlere daldık. Ahlat'ta ne yapmalı, ne etmeli? Dünyanın 2. en büyük
krater gölünün Bitlis'teki Nemrut Krater Gölü olduğunu biliyor muydunuz siz? Biz
bilmiyorduk. Cehaletimize utandık!
Otel müdürümüz, bölgenin yerlisi olan resepsiyonistimizin,
ertesi sabah bizi gezdirmesini önerdi. Böylece uzmanıyla Ahlat'ta keşif turuna
çıktık. Rehberimiz; eğitimli, inanılmaz beyefendi, 30'larında biri. Böylesi
İstanbul'un 5 yıldızlı otelinde bulunmaz. Zeka, bilgi birikimi, nezaket diz
boyu.

Biz
tutturuk yapınca, gölü göstermek üzere Nemrut'a götürmeye çalıştı bizi. Yolların
kardan kapalı olduğunu anlayınca mecburen geri dönmek zorunda kaldık.
Ahlat, buram buram tarih kokuyor. Tüm ilçe neredeyse bir açık
hava müzesi. Türklerin Anadolu'ya girişi Malazgirt Savaşı kabul edilir, ama
aslında Malazgirt'ten önce Ahlat'taymışlar. Vardır bu kabul edişin bilimsel bir
açıklaması. Bölgenin tarihini hiç bilmeyen bir insan bile ilçede yarım saat
geçirse, nasıl bir tarihin üzerinde dolaştığını hisseder. Hatırı sayılır bir
alana yakılmış Selçuklu Mezarlığı, kümbetler, köprüler...
Emin Bayındır Köprüsü ve
Ahlat'ın gülleri:)
Ahlat'ı
nasıl anlatmalı, emin değilim. Siz en iyisi bilgi almak için şu
yazıya tıklayın. Benim gözlemim; kişilikli, nitelikli, tarihi... ama garip
bir sukunet vardı ilçede. Coşkulu yazmazsam -ki alenen yazamıyorum-
beğenmediğimi sanmanızdan korkuyorum. İyi ki gittim, iyi ki gördüm, iyi ki o
insanlarla tanıştım. Ama biraz yaşlı mı desem, ne desem?? Hani olur ya, bazı
insanlar 20'sinde bile pek bir olgun olurlar. Saygınızı kazanırlar ama hep
'seviyeli' dururlar. Sanırım en doğru kelime 'ağırbaşlılık'... İşte Ahlat o
insanlar gibi. Dünyaca ünlü bastonlarından almayı unutmayarak yaşlı ve ağırbaşlı
Ahlat'ı ardımızda bıraktık.
İki günlük mini tatilimizi de, Van Gölü'nün çevresindeki
turumuzu da yarılamıştık artık. Ceviziyle ünlü Adilcevaz'ı, Türkiye'nin 2.
yüksek dağı Süphan'ı, pek güzel diyemeyeceğim Erciş'i ve tesis fukarası Muradiye
Şelalesi'ni sırasıyla selamlayarak sonunda Van'a vardık.
Erciş'ten Süphan
Dağı

Van'a...
Bitlis minareler, köprüler şehriyse... Van'da kaleler şehri.
Bitlis ne kadar ağırbaşlıysa, Van da o kadar delifişekti... Van Gölü kıyılarında
yaptığımız huzurlu yolculuktan sonra bu hareket bize fazla geldi mi, geldi.
Akşamüstü ulaştık Van Kalesi'ne. Van'da civar ilçelere yayılmış daha nice kale
var. Onlar da artık başka gezilere...
http://ozlem-pansiyon.blogspot.com